12 Haziran 2009 Cuma

VECİHİ



Veriyor musun? Peki öyle olsun?

Nasıl bir fenomendir. Uçakla kayınpederinin evine dalar, sevgilidir ki görmeyin sevgi pıtırcığı...

Nasıl bir fenomendir...

Evi satın almaya çalışan adamın fikreti almak istediğini düşünüp evi de kızı da vermeyen verdirtmeyen, ortalığı birbirine katan toplumsal katalizör.

O dönemlerin amansız, saf aşıklarına atfen müthiş bir karakter.

Ve dünya üzerinde hiçbir insan Fikreti tam da babasının terelelli anlarında bu kadar çok istememiştir.
ismi Vecihi lan. Daha ne olsun hem kafiye olarak hem anlam olarak saflığı ampül gibi kafada yakıyo. Vecihi'nin anlamı yüzü dönük olan. kökü itibariyle bile karakterin yüzü senaryoda dönük olmadığı yer yok...

Bir çocuğum olsa ismini Vecihi koymazsam ne koyucam. Tarih beni yargılamaz mı?

O değil Vecihi diye çağırmadıktan sonra bir çocuğu ne ederim ben. Yazık değil mi nüfus müdürlüğğüne. Bana sormazlar mı bunun kütüğü senin kütüklüğünden gelmiş olmasın diye. Bak ismini Vecihi koymasam ne koyucam, Selami de iyi ama favorilerimden bir diğeri de Necmi bak bi de. Bi de si yok Vecihi abi...

Burdan tüm çocuk meraklılarına sesleniyorum herkes çocuğuna VECİHİ ismini koysun. O zaman dünya daha iyi bi yer olacak. Ben söz veriyorum. Sözü ben veriyorum*

NOT:*Bunu biz yaptık Biz bunu yaptık ayakları hep TRCELL in başının altından çıktı. Bağlan yağlan, gir g... ne falan nedir abi...

Tüm bunları geçerken Ahmet Çakar'ı selamlıyorum...

Poşet İçinde Top


Belediye otobüsleri bazı şeylere kadir diye düşünüyorum. Özellikle insanların iki nokta arasındaki yolculuk esnasında akıllarına bu süreyi geçirmeye dönük aktiviteler geldiğini bir kez daha doğruladım. Belediye otobüsleri biraz da beyin jimnastiğinin yoğun kitlelerce birarada yapıldığı bir kamusal alan zannımca.

Mevzu şu. Otobüsteyken tam arkamda oturan dede ile torunu aralarında hararetli bir şekilde konuşuyolar. Dede 70'ini geçmiş torun 10 yaşlarında.

Torunun elinde bir top var ama poşet içinde. Neden o poşet içinde olduğunu bilmediğinden ve topunu canlı kanlı elinde görmek istediğinden topu poşetten çıkarmaya çalışıyor. Fakat anne tarafından sıkıca bağlanmış olan poşet bir türlü açılmıyor. Zaten maksat top oynamak isteyen çocuğun hayallerini suya düşürmek değil midir?

Bu muhafazakar ve otoriteryan eyleme boyun eğmeyen çocuk inatla yol boyunca topu poşetten çıkarmaya çalıştı. Bu esnada dede elindeki yaş kartını oynayarak çocuğa topu poşetten çıkarmamasını söyledi. Çocuksa aldırmadı tabi ki.

Diyalog şudur:

-Oğlum bırak elinden şu poşeti (tahayyül buraya kadar çocuğun elinde dedeye göre sadece poşet var içindeki top çocuğu veya dedeyi niye ilgilendirsin ki?)

-Ya dede topu çıkarmak istiyoruuuum.

Ve dedenin diyalog bir hızlı düşün yanlış karar ver merkezi olan belediye otobüsünde olası en mantıksız cevabı veriyor. Bağırarak:

- Saçma, saçma, saçma!!!

Ve çocuk olası en mantıklı cevabı sürekli olarak tekrarlıyor:

-Saçmaaaa, saçmaaa, saçmaaaa

Ben inene kadar çocuk susmamıştı. Muhtemelen büyüyünce büyük adam olacak.

NOT: O top neden poşettedir???!!!

10 Haziran 2009 Çarşamba

aYrInTı-M


Gerçeğin ayrıntılarıyla insanın ayrıntılarının fark-lı olduğunu kavramak, tutup bırakmamak biraz zaman aldı. Gerçeğin ayrıntısı sınırları itibariyle net iken insanınkiler öyle değil. Gerçeğin ayrıntısını fark-ederiz fakat insanın ayrıntısını yaşayabiliriz gibi geliyor. Gerçekte, ayrıntı duran ise insanda giden, birinde durum ise öbüründe süreç...
Şimdi buradan yakalım:
Sen bana göre çok kırılgansın. Havaya savurduğum her fikri sana çarpacak diye düşünemem.
Sen bana göre çok yalınsın. Gördüklerimi sürekli mukayese edemem. Yaşamı biraz da oynuyorum.
Sen bana göre çok eğlencelisin. Yaşamı kavradığım anda hüzünlenmek benim için bir alışkanlık gibidir. Geçmişten gelir.
Sen bana göre resmisin. Yaptığın her davranışı, attığın her adımı usulüne göre yapmak bende hayata dair bir yapaylık hissettiriyor.
Sen bana göre çok duygusalsın. Duy-madığım anlar müthiş bir sessizliktir ki çok severim. Aslında duyarım sadece duy-gulandığımı belli etmem. Anla işte...
Sen bana göre biraz şeysin... Ney?
Ayrıntı “bana-sana-ona göre”, “benle-senle-onla” ilgili bir şey. Gerçekten farklı olarak.

Ayrıntı??


Farsça bir kelime olan tafsilat türkçede ayrıntı, örgü, bölümlemek anlamı taşıyor. Bir taraftan da ayrıntının farsçadaki karşılığı. Her ne kadar “ayrıntı” basit olanın ötesinde, derinlikli, bir bakışta fark-edilemeyen anlamı taşısa da gerçek anlamıyla “ayrı” kökü üzerinden tahayyül edilir. Her ne kadar örgü, örmek bütünü bölümlemek olsa da zihnimizde tamamen “farklı”, “bütünden bağımsız” olarak yer eder. Burda zihnimizin bölünmüşlüğünü göstermekte bir sakınca yok zannımca.

Bölünmüş zihin!!!

Kim böldü bunu lan!!

O da başka mesele ya...

AYRINTI


Baktığın yerde olan, sana suretini göstermiş yalın bir gerçek de olabilir sadece senin tercih ettiğin renkler de. Ayrıntıda bu noktada gizli gibidir. Açık seçik olmasına rağmen. Ayrılmak birlikte olamayacak kadar belirgin olmaksa ayrı kalan iki şey ancak belirgin farkları kadar birbirine de bağlıdır.
Ayrıntıda heyecanlanırsın. Çünkü fark-ettiğin, farkı atfettiğin alttan alta senin kodlarınla yazılmış bir yalınlık gibidir o ayrıntı. Aslı senin ayrıntındır birazda. Belirgin farkları belirten sen veya senin dışında olan olması fark-etmez. Farkı yaratan vardır ki yaradılışı da ayrıntılardan ibarettir.
Duygular mesela. Kocaman bir beden içinde çocukça duyguları barındırmak hep şaşkınlık verir. Çocukça duygular kocaman bir bedende belirgindir. Zatten o yüzden farkedilir kocaman bir bedende.Mesela ayrıntılarla örülmüşse ve deneyimlenmişse duygular. Ve sadece yaşadığın koca bir şiddetse çocukluktayken. İşte o zaman ayrıntılarını toplayamadığın boş bir kesen, vadesini uzattığın hayata dair bir borcun olur. İşte o zaman kocaman beden ayrıntılardan yoksun fakat ironik olarak farkedilmiş duygular barındırır. Eğitilmemiş duygular çocuk olmaya mahkumdur. Ahlaki ölçülerle eğitilmiş koca bir akıl sunar benliğin hizmetine. İşte tam o zaman ağlamaz düşünürsün öldüğünde en garip arkadaşlar. Ve saçma zaman ve hallerde ağlarsın tıpkı “ben” gibi. Hayatta saçma olan şeyin ne kadar örüntülü gerçekler olduğunu farkedersin aynı zamanlarda. Ağlarken ağ kurarsın geçmişin her türden birikintisiyle. Film şeridi bu gibiler için ölmeden hemen önce değil ağlarken geçer gözlerinden.
Ayrıntılar işte. İnsan uygarlıklarının içine şeytanı koyduğu, “araf” ı bahşettiği ayrıntılar. Sürekli basit olduğu iddia edilen fakat aynı süreklilikte zor beliren ayrıntılar. Ayrıntıda olmak her hayat için onu farketmemek gibidir. Her yaşam alışkanlık eder, standartlaştırır kendini. Sürekli buna eğilimli olmak. Ayrıntıları bir bir aynılaştırmak olur. Her bedenin kendi içindeki gibidir.
Velhasıl ne şeytan ayrıntılarda gizlidir ne de kocaman bir bedende çocuk olmak ayrıntıdır. Bana başka şeyler söyleyin...

24 Mayıs 2009 Pazar

Doğum


Birçok anlamı var...

Her anlamda yeniden doğabiliriz...

Sadece kastedilmeyen tek anlamı dışında...

ölüme yakarış olsa gerek, her yenilenmede yeniden doğmak...

ölmek istemiyoruz... bu açık bu net...

Ben de bugün doğmuşum tam da bu saatlerde. Ölmek istemediğim ilk anda doğmuşum...

Gerçi doğurmuşlar ben çıkmak istemişim onlar çıkarmış...

İstemişim lan kimi kandırıyorum... Ölmek işin bahanesi...

Yaşamak gerek...

8 Mayıs 2009 Cuma

DİVAN



"Divan" ile "divane" nin birbirine yakın sesdeşler olması nekadar ilginç...

Biri karar alınan yer, devletin yönetildiği kurul diğeri deli, cin carpmış demek...

Deli divane olmak da böyle birşey herhalde. Hani divan da padişahın etrafında deli divane olunur. Divane olmak, el pençe divan durmakla da bağlantılandırılabilir.

Neyse bugün böyle birgündü. Büyük bir sessizlik içinde kocaman kabarıklar, yakarışlar ve deli divane olmalar vardı.

Bugün el pençe divan durdum, uzun süre sonra gördüğüm biri karşısında.

Saçmaladım... Kendi kendime... Sessizce...

28 Nisan 2009 Salı

SAYILTI



Şimdiye yatmıştım…
Uyurken hayatta olmak sadece rüyalarla mı mümkün diye sordum…
Sonra rüyasız geçen geceleri şöyle bi hesaplamaya çalıştım. Çoktu… Hem de çok… Ben rüya görmem ki…
Farkettiğim şudur ki gözlerim açık ama algısız geçen günlerimin de hesabı varmış… Hesap yine çok…
Yap bi içler dışlar çarpımı; Geceleri ölü, gündüzleri ne biliyim ki!!!



Çin işkencesini yakından bilirim. Çeşitli teknikleri vardır ama en bilineni damla hesabıyla yapılandır. İşin sırrı zararsız etkileri süreklileştirerek devasa zarara dönüştürmektir. Hem de her bünyenin en özgün ve en acı veren reaksiyonunu hedefler.
Şu damla hesabı; Herhangi bir yere bağlanmış bünyenin kafasının sadece bir noktasına su damlatmaktır belki de günlerce süren bu etki bünyede çılgın reaksiyona yol açar. Adam çıldırır. Sabırlıysa ağlar, sabırsızsa güler, cesursa felç geçirir, korkaksa aklını yitirir vesaire…
Gündelik yaşamımda benzeri bir işkence teknik açıdan benzerlik göstermese bile mental açıdan var. Azar azar etki eden zararsız süreklileşmiş etkiler var. Şimdi açıklayamam, belki burada hiç. Bir fark ama; bu etkinin zararsızlığını sağlayan kriterlerim var, koca bi kova suyu aslında damlalara bölen de benim. İşkenceyi yapanda…Yazsan hikaye olur onu da geç…

Yaşamayı bilmek lazım. Adım adım öğrenmek, etkilerini görmek, anlamak, kavramak, üstüne tepkilerini oluşturmak lazım…
Zamane feylezofları yaşamın boş bir levha olduğunu söylerdi doğan insanda… Öğrenmek, bilmek, hesaplamak, dahası hissetmeyi bile öğrenmek o boş levhaya doldurmak gerektiğini … Bu gerekliliğin bile öğrenilebileceğini çok bilmezdim…
Öğrenirken acı çekmek gerektiğini ise kimse söylemedi. Kimseden de duyamayacağız sanırım…

Göz için yaşam ilk gördüğüyle son gördüğü arasında…
Kulak için yaşam ilk duyduğuyla son duyduğu arasında…
Burun için yaşam ilk kokladığıyla son kokladığı arasında…
Doku için yaşam ilk dokunduğuyla son dokunduğu arasında…
Bu kadar ilk ve son varken yaşamı ezelsiz ve ebedsiz düşlemek insanın laneti olsa gerek…

Araçsız yapılabilecek tek şey vardır insan için o da ölmek. Kendiğilinden, birden, herzamanki gibi zamansız… Ölmeyi bekleyenler de bile…

Bir tercih zamanı; seçeneklere indirgenmiş bir yaşam mı? seçeneksiz bir yaşam mı? Daha fazlasını düşünmeyi ne zaman unuttuk?