8 Mayıs 2009 Cuma

DİVAN



"Divan" ile "divane" nin birbirine yakın sesdeşler olması nekadar ilginç...

Biri karar alınan yer, devletin yönetildiği kurul diğeri deli, cin carpmış demek...

Deli divane olmak da böyle birşey herhalde. Hani divan da padişahın etrafında deli divane olunur. Divane olmak, el pençe divan durmakla da bağlantılandırılabilir.

Neyse bugün böyle birgündü. Büyük bir sessizlik içinde kocaman kabarıklar, yakarışlar ve deli divane olmalar vardı.

Bugün el pençe divan durdum, uzun süre sonra gördüğüm biri karşısında.

Saçmaladım... Kendi kendime... Sessizce...

28 Nisan 2009 Salı

SAYILTI



Şimdiye yatmıştım…
Uyurken hayatta olmak sadece rüyalarla mı mümkün diye sordum…
Sonra rüyasız geçen geceleri şöyle bi hesaplamaya çalıştım. Çoktu… Hem de çok… Ben rüya görmem ki…
Farkettiğim şudur ki gözlerim açık ama algısız geçen günlerimin de hesabı varmış… Hesap yine çok…
Yap bi içler dışlar çarpımı; Geceleri ölü, gündüzleri ne biliyim ki!!!



Çin işkencesini yakından bilirim. Çeşitli teknikleri vardır ama en bilineni damla hesabıyla yapılandır. İşin sırrı zararsız etkileri süreklileştirerek devasa zarara dönüştürmektir. Hem de her bünyenin en özgün ve en acı veren reaksiyonunu hedefler.
Şu damla hesabı; Herhangi bir yere bağlanmış bünyenin kafasının sadece bir noktasına su damlatmaktır belki de günlerce süren bu etki bünyede çılgın reaksiyona yol açar. Adam çıldırır. Sabırlıysa ağlar, sabırsızsa güler, cesursa felç geçirir, korkaksa aklını yitirir vesaire…
Gündelik yaşamımda benzeri bir işkence teknik açıdan benzerlik göstermese bile mental açıdan var. Azar azar etki eden zararsız süreklileşmiş etkiler var. Şimdi açıklayamam, belki burada hiç. Bir fark ama; bu etkinin zararsızlığını sağlayan kriterlerim var, koca bi kova suyu aslında damlalara bölen de benim. İşkenceyi yapanda…Yazsan hikaye olur onu da geç…

Yaşamayı bilmek lazım. Adım adım öğrenmek, etkilerini görmek, anlamak, kavramak, üstüne tepkilerini oluşturmak lazım…
Zamane feylezofları yaşamın boş bir levha olduğunu söylerdi doğan insanda… Öğrenmek, bilmek, hesaplamak, dahası hissetmeyi bile öğrenmek o boş levhaya doldurmak gerektiğini … Bu gerekliliğin bile öğrenilebileceğini çok bilmezdim…
Öğrenirken acı çekmek gerektiğini ise kimse söylemedi. Kimseden de duyamayacağız sanırım…

Göz için yaşam ilk gördüğüyle son gördüğü arasında…
Kulak için yaşam ilk duyduğuyla son duyduğu arasında…
Burun için yaşam ilk kokladığıyla son kokladığı arasında…
Doku için yaşam ilk dokunduğuyla son dokunduğu arasında…
Bu kadar ilk ve son varken yaşamı ezelsiz ve ebedsiz düşlemek insanın laneti olsa gerek…

Araçsız yapılabilecek tek şey vardır insan için o da ölmek. Kendiğilinden, birden, herzamanki gibi zamansız… Ölmeyi bekleyenler de bile…

Bir tercih zamanı; seçeneklere indirgenmiş bir yaşam mı? seçeneksiz bir yaşam mı? Daha fazlasını düşünmeyi ne zaman unuttuk?

22 Nisan 2009 Çarşamba

Çıplak Kadının İhtişamı


Hesaplaşmam lazım...

Üremek canhıraş, doğurmak çığlık çığlığa, ezilmek bir sinek gibi, görünmemek kamusal insanların kamusal sokaklarında, suç olmak yasanın olmadığı ülkelerde, boşverilen zihinler olmak en yaratıcı anlarda, sereserpe köle olmak tanrının can pazarında, ama kadın olmak tüm ihtişimayıla, çırılçıplak.

Şimdi tüm vuslatıyla karşımda, varlığını yok sayan, kibirsiz şahlanan, oylumsuz delhizlerle varlığını olumlayan.

Şimdi tüm hasretiyle KARŞITIMDA, kusursuz sessizliğe, milyonlarca karanlığa, dehşetverici yalnızlığıyla ve tüm erdemiyle.

Tüm sıfatları, zarfları, nesneleri ve özneleri atlayarak fiil olmak. Fiilen bulunan binlerce yılın rehavetini bilir olmak ve tamı tamına zuhur olmak.

Ve şimdi karşıtımda, karşımda hiçlik mertebesinde duruyor ögesiz cümlelerin ilahi sözleri. Fiilen orada oluyor çıplak kadının ihtişamı.

İhtişamı yerin ve göğün yaratıcısına bağışlayan, ey mahluklar evreni... Sizleri sebepsiz yere yoracak bir sure değildir yaşamın tanrısal sureti!

Benden ve senden beklenen ne ise tınmaz ruhlar aleminde, değildir varlığına ihtişam katacak kadar ağır. Ağır değildir, çırılçıplak kadına çırılçıplak erkek bulunmak, paramparça halde tam olmak.

Ve Sen Sevmesen Öldün!

Sen Sevdin Öldün!

15 Nisan 2009 Çarşamba

İSTANBUL




“KİM BİLİR BELKİ İNSAN TANRI ADALETİNİN SABIKALISIDIR”
V.HUGO
Uzak… Şairin diline pelesenk olsa da, klasikse de, bugün uzak anlam içeriyor. Uzak meydanda, uzak sesleniyor. Eğreti hayal dünyasında bir serzeniş, yaşam çıldırıyor, herşey eklektik ama uzak ara, uzak var, uzak yaşanıyor. Mekan kaybolmuş sadece uzak görünebilecek kadar yitik değil. Bir yerden daha farklı, uzak mekan değil; bugün zaman.
Bugün İstanbul, bugün insan, bugün zifiri kalabalık, bugün gece var, insan gözükmüyor. Gözler çok, görünüş değil de artık bakış da yok. Bugün herkes hiçbirşey ve o kadar kaybedilmiş. Sesler yaşam kadar alışıldık. Hava yaşanabilecek kadar.
Esintiden geriye kalmış ufak yeller ceketimden içeriye giriyor. Yenilmişim, ellerim ceplerimde. Üşümüyorum ama titremişim. Haberim yok.
Bindim… Vapur ilerliyor, Kadıköy semaları şimdi buğulu. Beşiktaş bana yetişmekte. Etrafıma bakıyorum; gotik bir ses var okuduğum adlarda. İsimler tırtıllı, can acıtıyor, şeyler tüyler ürpertici. Vapurdayım, gidiyorum… Yoldayım… Son bekliyorum…
Vapura binmeden önce farketmiştim. Orhan Veli’ de gösterememişti bana. Bu kadar insan, bu kadar aymazlık varken nasıl oldu kaçırmışım. Vapurda farketmediğimi; minareleri gördüm. Birer dişli gibilerdi, öğütmeye hazır, kana susamış gibi suçluydular. İstanbul’u zan altında bıraktılar. Kubbeler ruhları göğe püskürtüyordu, İstanbul suç ortağı, İstanbul ruhsuzlaşıyordu.
Minareler gördüm ve altında Haydar Paşa. İsmi kadar lanetli, kendi kadar kaşarlanmış. Telaşla insanları öğütüyor, sonra püskürtüyor, sonra yine, sonra yine. Döngüsü kısırlaşmış, Haydar Paşa umarsız. İstanbul insan olmuş tarihe küsüyor. Haydar Paşa betimlenmemiş, niteliksiz.
Vapur ilerliyor, altımdan dünya uzaklaşıyor, mekan bugün çok kaypak, çok kaygan. Gözüm, çıkacak kapı aradı, ayak basacak toprak aradı. Ararken gördüm, martılar vardı. Boğazdaydılar. Ama bilinmeyenleri vardı bugün, beni çıkaramazlardı. Bugün anlatan şairleri yoktu onların. Bugün öteki günlerden daha bir hiç. Varlıklar hiçlik sınırında. Son konuşmayı bekler gibiler. Sonra… Çekip gidicekler. Martılar bugün karabatak, kanatları beyaz, bedenleri saf ama suçlu gibiler. İstanbul kadar suçlular, İstanbul kadar varlar. Saflık mertebelenmiş… Denizde yok. Martılar suçlular. Dalgalar idam sehpası, martılar belli ki gidiciler. Yazık, çıkış yok…
Dalgalar gördüm. Gelgit masumluğunda değiller. Cellatlar onlar ve hala görüyorum. Gemilerin puruvalarına kadar dadanmışlar; İstanbul’dan arta kalan ruh kadarlar. O kadar can havliyle sarılmışlar. Işıklar bugün dalgalara dost ama dalgalar terk etmede. Karanlıkta amansız düşman olmada. Şilepleri aşamadan batmakta.
Tam o anda irkildim. Bir kadının sesi dudaklarından çıkmaya çalışıyor. Kulaklarım, sesimin dudaklarımdaki esaretine kızmış olacak ki ses kulaklarımda kabul. Ne söylediği önemli değil ses var.
Kadın şık giyimli. Bulgari gözlükleri sırıtıyor, pahalı, nahoş bir geceyi hatırlatıyor. Çorabı kaçmış. Belli ki sabırsız insanlar varmış o gece. İstanbul bir piçe daha gebe. İstanbul ağır ağır kendini teslim etmekte.
Tekrar vapurdan dışarı atıyorum kendimi. Ellerim üşümüş, yerlerini yadırgıyorlar ama ceplerime sokmuyorum. Dışarıda kalmalılar, bakışlarım da öyle. Çevresi yeşil, bacası turuncu bir şilep var dışarıda. Emek kadar fahişe yükler taşımakta. Kimbilir kaç elin üzerinden geçmiş, ezmiş, emek katletmiş insanların sahipliği. Şilepte yükler var. Arkasında da bir küçüğü ama ilki kadar arsızlık kokuyor, şehvet hissettiriyor. Arkasında yine İstanbul, İstanbul yine soluk. Betonlar İstanbul’u ezmiş, şilepler İstanbul’un bakireliğini bozuyor, şilepler pezevenklik yapmakta.
…
Uzakta belli belirsiz çocuklar gördüm. Deniz fenerinin yanıbaşındaydılar. Eskiden namusluydular. Saftılar ve ebe olabiliyorlardı. Bugün İstanbul sobelenmekte. Çocuklarsa habersiz, deniz feneri kadar küçükler, İstanbul’dan küçükler.
Deniz feneri İstanbul’dan büyük değildi, ama büyüklük edemeyecek sefiller kadar kabuldü. Belirsizdi. Yedi tepenin arasına giren kolpa kediler kadar mavişti, denizdi ve İstanbul’dan uzak durmalıydı. Ön tarafı, onu dalgalardan koruyacak kadar set çekilmiş taşlarla doluydu. Belli ki yine de savunmasızdı, rengi solmuş, ışığı hafiften seğirtiyordu. İstanbul’a ne dayandı ki. Fener yalnızdı ve bilendiği tek şey dalgalardı. Hafif seğirten güneşi sönebilirdi fakat yol göstermeliydi, yol, gidilmeliydi. Giden durulmamalıydı, son yaşanmalıydı.
İstanbul; yedi tepende, yediveren çiçeklerinle dört mevsimi yeşerten zaman. Mekan değilsin, olabilecek kadar da tarih değilsin, her daim zamansız ve yekpare mahkumluğunla yaşarsın.
Gördüm seni, yeniden, biteviye keşfin kırılganlığıyla. Biterken, son olması gereken kadar saçma, olurken de kaçınılmazdın, sondun…
Vapurdan inerken, ben seni yine anlatamadım. Kalabalığın arasına karıştığım gibi sen oldum. Artık seni görmüyordum.

10 Nisan 2009 Cuma

KeNdİsİz


Sürreal metaforlar nezdinde paradoks kurmaca...

Kurallar: Gözler kapalı, fiiliyat yok, içe dönük sorgulama, suçluluk-suçlamak, kendiliğinden, spontane

Araçlar: Bilimum çevre faktörleri ve salt uslamlama

Oyuncu: Paradoksal görünmeyen kendi yokluğunun tanığı bireysel içtimalar...

Zarlar atılır ve oyun başlar; bir dakika tanrı zar atmaz...

Şudur: Önce masadan düşersin sonra kafanı duvara çarparsın ve oradan başka herhangi bir yere savrulursun ama duvara minnet duyarsın; ne de olsa başka ne şekilde savrulabilirdin ki...En doğru çarpışma duvara deydiğin anda en doğru savrulmaya dönüşür...

Uslamlamamızı kurduktan sonra paradoksallığımızı onaylayalım; Bu kadar aceleci olma...

-Zamanı kim çaldı?
-Ama zamanı sınırladılar
-lar?
-Zaman mefhumunda şahsın işi ne!!

Paradoks belirir; En iyi savrulma en iyi zamanda olur... Zamanda akıp giderken...

Zamanda savrulmadığımızı kim iddia edebilir?

Çarpışma, savrulma, zaman ve paradoks her birinin anlamı ve her birinin toplamı ve herbirinin toplamından fazlası yine herbirine denk düşüyor...

Bak şu işe...

19 Şubat 2009 Perşembe

Irmaktan Geçen Kadın



*Sessiz ol…

*Şşşşşş!!

*Ney?

*Arıyorum

*Neden?

*Bulmalıyım, bulmalıyım, yalnız bırakamam…

*Peki biticek mi?

*Sessiz ol dedimm…

*(Karanlık, sessiz, ayrıca farkedilmeyecek kadar sinsi bir ısı var odada. Isıtmıyor ama soğukluk yok…)

*Geliyorum…

*Neredesin?

*Elini uzat!

*Tamam

*(Sesler yankılanıyor, karşı duvardan, bir çatlaktan bir ışık beliriyor…)

*Görüyorum…

*…

*Görüyorum, orada.

*(Yüzünde iki kesik yarası var, gözleri herzamanki gibi buğulu, aradığı şeyin şiddeti göz yaşlarını çağlayan yapmış. Belirsiz bir kızgınlık tebessümle karışık ifade alıyor suratında… Sürekli böyle…)

*Peki neden?

*Ney neden?

*(Ağlıyor. Çatlaktaki ışık gittikçe belirsizleşiyor. Yerde, çatlamış duvarın hemen önünde bir kitap var… )

*Biliyordum…

*Büyüklerimden dinlemiştim. Hep oradaydı… Hep benimleydi… Yalnız olamaz… Eminim.

*Gel!!!

*(Oda zifiri karanlık oldu. Kitap görünmüyor. Yaldızlı kapağı odadaki tüm ışığı üzerine çekmiş. Odada ne kadar ışık varsa artık… Belli belirsiz bir şeyler görünüyor..)

*İşte o, evet o…

*Hayır…

15 Şubat 2009 Pazar

Güneş "SABA" Çıkar "RAST" İner


Sabah; gündoğumu, umut doğumu, yeşer hallerin ızdırabı...

Hilmi efendi gündoğumundan kinaye neyiyle saba makamından soluk üflüyor.

Sabah ezanıyla müderris efendi de aynı makamdan Hilmi efendiye eşlik buyuruyor....

"Dügâh kopup Segah ve Çargâh ve NimSabâ ve Hüseyni perdelerini gösterip ve Hüseynîden dönüp bî Neva, Sabâ Nimi ile Çargâh ve Segahtan sonra Dügâhda karar eder." dedi neyzen.

"İki tam sesle başlayıp üçlü dörtlü ve tam notalarla başlayıp devamıyla tam notadan dönüp eksik beşli, eksik dörtlü ve dörtlü ile üçlü notada dem vuran sonunda da ikili tam notada bitiş veren çıkış sesli, çıkışı bülbüle hezeyan bir makamdır." dedi müderris efendi.

Ama birinden "Allah" diğerinden "Huuu" sesi yükselerek geldi bu öbek öbek kelimeler...

Peyami amca dört duvar arasından "es" verdi... Zamanı kollayan udi ise perdesiz ar penceresinden şehvet dolu tizsiz tok bir la verdi.

Gün doğarken musikinin eşrefperverliği filhakika inancın biteviye yürek tellerine tın verdi...

Tıınlayan, annn ve an tok tellere müzdarippp huu allah seyrini eyledi....

İnsanın doğayla, doğanın bilinçle, bilincin sevgiyle, sevginin huzurla buluştuğu, hükmedip yürüdüğü bu hayat...

Takat, sadakat, ahlak, muallak...

Hepsi insana dair...

8 Şubat 2009 Pazar

İSTİDAT


Son zamanların insanı, bihassa "ben" ile başlayan öznelerin dünyası yaptıkları veya oldukları şeyi kabiliyetle nitelendirebilmektedir... Bunun bir açısı bize yaptıklarımızı yapa-bilmemiz için kabiliyet sahibi olmak, kabil olmak, özü itibariyle bilgi seviyesinde dolaşan, yapılan her neyse onun hakkında doğal davraışlara sahip olmak veya bunu kolayca ve kısa zamanda gerçek kılmak olarak düşünebiliriz.

Kabil olmak etimolojik kökeni itibariyle farsça kökenli bir anlam olarak "mümkün" olmak anlamına gelir. Bu durumda kabiliyet mümkün kılmak anlamına gelebilir.
Arapça kökeni ise "istidat"tır. İstidat ise arap coğrafyasında önemli bir yer teşkil eder. İsti-ab su dolduran veya bulan anlamında, isti-bdat başıboş hoyrat davrana-bilen anlamında kullanılır. "İsti" ile "dat" arasında yer alan "b" kuranda yer alan anlamıyla "elif" öz ise "b(e)" özün bulunduğu yer sıfatını taşır. Bu anlamda istibdat zaman ve mekanda özgür irade sahibi, kadir varlığın bulunduğu durum olarak ifade edilebilir.

Gelelim meselenin özüne. "Ben" dünyası kabiliyetten gittikçe yoksunlaşmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi bu, beceriden ziyade, zaman ve mekanda irade kullanamamak ve olamamak anlamını taşır. Varoluş niteliklerinden yoksunluk bir özne olamamayı da beraberinde getirir. Bu da özgün olamamayı ve giderek silikleşmeyi beraberinde getirir. Buradaki "öz" ün anlamı açık nüve, çekirdek, varoluşa içkin olan, anlamını taşır. "gün" ise orta asya orhun kitabelerinde anlamını bulur. Buna göre türk kavmi ay ve yıl zamanından ziyade gün hesabıyla yaşamaktadır. Her geçen gün o coğrafyada bir başarı ve özgürlük için bir çentik daha demektir. Dolayısıla öz-gün varlığını özünü bozmadan devam ettirebilemek sıfatına dönüşür.
Bu kadar varolmak ve irade göstermek insan ırkı için önemliyken tersi bir hayat tasavvuru genlerimizi kemirmektedir. "Ben"i kemirmektedir.